Social Icons

twitterfacebook
Kavaklı mahallesinde Bursa’nın Kavaklı caddesi vardır. Burçüstü şehri tepeden görür. İşte tam orası. Dünyada minicik bir nokta.

Featured Posts

26 Şubat 2015 Perşembe

"Edep Ya Hu"

Kitap Evi’nden Tahtakale’ye doğru yürürken, kapıya gelmeden çıkar karşımıza bir sürü kabir. Bu toprakların kültürüdür ya, ölümün yaşam gibi sükunetle kabullenişi neredeyse her evin bahçesi. Demir parmaklıklar ile çevrilmiş küçük mezarlıklara bakıyor. Artık iyice birbirinin içine girmiş ev taklidi yapan betonlarının arasında sıkışanı da var, birkaç bitki veya kıyıp da kesemedikleri bir servinin gölgesinde, insana " ne çok mezar ne çok huzur" dedirteni de...

Daracık aralık sizi yolların birleştiği meydancığa çıkarıyor. Bir tarafta beton apartmanlar, hemen karşısında küçücük bir cami, türbe ortasında tarikata mensup kişilerin kabirleri. 1490 yılında İnebey Çarşısı üzerinde Araplar Mahallesi’nde doğan, asıl adı Mehmed Muhyiddin olan zat. Çocukluğundan itibaren dönemin tasavvuf ehli hocaları ile yetişmiş ve kendisi de bu yola yolcu olmuş. Sesi öyle güzelmiş ki Ulucami’de ezan okuduğu için, cami yöneticileri kendisine bir maaş takdir etmişler. Kabul etmiş ama daha o gece rüyasında "mertebenden Üftade Oldun (düştün)" uyarısı alınca, tasavvufta 'hasbilik' mertebesinde karar kılarak kendisini Hak yolunda ilim irfan yöneticiliğine adamış ve halk arasında, halktan kopmadan Hak yolunda ilerleyerek Üftade Hazretleri olarak anıla gelmiş.

Tarikatın usul, adab ve ayininin icrası için 1579 tarihinde Kanuni Sultan Süleyman izni ile, kilise temelleri üzerine bu camiyi yaptırtmış. Çeşmesi, semahanesi, çilehanesi, eğitim verilen yeri ve hazeresi ile bir külliye oluşturmuş. Celveti Tarikatı’nın piri olarak Divan, Vakıat-ı Üftade, Hutbe Mecmuası gibi eserler vermiş, şiirleri bestelenmiş. Uzun ve bereketli ömür sürmüş ve 1590 yılında Hak’ka yürümüş. 

Bugün semahaneden iz yok. Bursa’nın uğradığı felaketler ile zaman zaman yıkılmış ise de her seferinde bir şekilde ayağa kaldırılmış. Halen bağışlar sonucu Kur’an eğitiminin verildiği bir beton bina, külliyenin o günkü amaçları doğrultusunda bir eğitim verilen yer olarak ayakta. Amaç iyi de! Külliyenin üzerinde bulunduğu sur, olabildiği kadar düzenlenmiş. Kitap Evi önündeki gibi duvar değil de demir parmaklık bırakılması, Tahtakale’ye inen merdivenler için uygun olmuş gerçekten. Ancak ne yazık ki türbe restorasyonu için aynı şey geçerli değil. Restorasyon öncesi daha sahici ve mistik hava taşırdı içerisi. Hazretin türbesine ilk adımınızı attığınızda, ilk göze çarpan "Edeb Ya Hu" yazan levhaydı. Şimdi Arapça yazan levha, büyük süslü hat ile yazılmış duruyor. "Heyhat!" Aynı mı? Sadece "Edeb Ya Hu" ile anlatılabilir Üftade Hazretleri’nin vakıf olduğu sırlar. İçiniz titrer, sadece hissetmekle bile. Ve hiç bir yere yakışmamıştır bu söz, Üftade Hazretleri’ne yakıştığı kadar.

Küçücük bırakılmış bu yazı son gittiğimde... Belli ki buralara dokunanların içine dokunmamış bu söz! Oysa ne denli ihtiyacımız var bu günlerde "Edeb Ya Hu" diyerek, içimize bakmaya... 
Uğrayın arada sırada, Üftade Hazretleri Türbesi insan olana iyi gelir.

13 Şubat 2015 Cuma

Sen seversin böyle yerleri



Yıllar önce ilk defa tanışmıştım seninle Kitap Evi!

Sevgili Bursa'lı arkadaşlarım "sen seversin böyle yerleri" diyerek, Bursa'da ilk defa sana getirmişlerdi beni.




Yıllar geçti, bir iş seyahati neticesinde merak ettim. Acaba o güzelim sen 'Kitap Evi' hala aynı şekilde duruyor muydun? Ama bu sefer rehberim yoktu yanımda. Saatlerce dolaştım ve buldum seni. Değişmiştin. Artık sadece bir Kitap Evi değil, butik bir otel olmuştun. Bir an hayal kırıklığı yaşadım; seni de bozmuşlar diye üzüldüm... Ama güler yüzlü, hoş sohbet arkadaşların, senin yeni halini bana tanıtınca tekrar şaşırttın beni.

Ve aradan bir kaç yıl geçtikten sonra, benim için ayrı bir yerin olduğu için, tek başıma seni yaşamak istedim. Seninle yaşamak ve sırf seninle bir gece geçirmek için Bursa'ya geldim. Bana bu Cumbalı Oda'dan Bursa'yı anlattın bu gece. Bahçende Kızık Beyleri'ni ve Kızık yerleşkelerini kitaplarından seçerek izah ettin. Seni ilk gördüğümde çok sevmiştim ama şimdi aşık oldum.


Ellerinize sağlık Dilek Hanım. Bu güzelliği ortaya çıkarttığınız için size ve sizinle birlikte bu güzelliği yaşatan tüm fikirdaşlarınıza ve çalışanlarınıza teşekkür ederim.

14 Haziran, Perşembe
D.Ç.

Yavuz Sultan Selim ve Tarhana Çorbası

Yavuz Sultan Selim Çaldıran Savaşı'na giderken ordunun kamp kurup istirahat ettiği bir bölgede tebdil-i kıyafet ederek derviş kılığına girer. Kimseye haber vermeden geç saatte ordugâhtan ayrılır. Köylülerin yaşam şartlarını merak etmektedir. 

Bir köye girer ve gözüne kestirdiği bir evin kapısını çalar. Hane sahibi kapıyı açınca karşısında peşmürde bir derviş ile karşılaşır. Gerçi kendi halleri de pürmelâldir ama tanrı misafirine buyur etmemek olur mu?.. 

Hane halkı yaslağaç etrafında akşam yemeği yemektedirler. Sofrada sadece kara ekmek ve bir çorba kasesi vardır. Tanrı misafiri hemen sofraya oturtulur. Ancak hane halkı Yavuz'un davranış ve hazametinden şüphelenir. Ordugâh da yakındadır. Padişah olduğunu anlarlar, sofralarının fakirliğinden utanıp "af buyurun padişahım somun ve darhane çorbamızdan başka yiyeceğimiz yoktur" derler.

Çorbanın lezzeti padişahın çok hoşuna gitmiştir. Hane halkına iltifatta ve ihsanda bulunur. İstanbul'a dönünce lezzetini unutamadığı bu çorbadan devamlı yaptırır. İşte bu fakir evin 'Darhane' çorbası halk ağzında olur 'Tarhana' çorbası. 

Tarhana çorbası gibi nice lezzetleri dünya mutfağına katan uygarlıklar ülkesi Türkiye'miz insanı, en yüksek damak zevkini yakaladığı Türk Mutfağı'nı, dünyanın beğeni kazanmış sayılı mutfakları arasına sokmuştur.


kaynak: Bursa Araştırmaları Dergisi, 
Sayı:4 - Şubat 2004, sayfa:40